30 Mart 2009 Pazartesi

Non, Je Ne Regrette Rien


Non! Rien de rien
Non! Je ne regrette rien
Ni le bien qu'on m'a fait
Ni le mal tout ça m'est bien égal

Non! Rien de rien
Non! Je ne regrette rien
C'est payé, balayé, oublié
Je me fous du passé

Avec mes souvenirs
J'ai allumé le feu
Mes chagrins, mes plaisirs
Je n'ai plus besoin d'eux

Balayés les amours
Avec leurs trémolos
Balayés pour toujours
Je repars à zéro

Non! Rien de rien
Non! Je ne regrette rien
Ni le bien, qu'on m'a fait
Ni le mal, tout ça m'est bien égal

Non! Rien de rien
Non! Je ne regrette rien
Car ma vie, car mes joies
Aujourd'hui, ça commence avec toi

27 Mart 2009 Cuma

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü


Ben bir tiyatro oyuncusuyum. Bütün dünyam tiyatrodur. Gücümü sahne ışıklarından alırım.

Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gündüz çalışırım; buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için. Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçen ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu. Birlikte gülelim, birlikte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim. Oyunun sonunda tiyatronun o vazgeçilmez gizemi içinden, alkışlarınızla, birlikte uyanalım. Güzel bir oyun sonrasının tatlı yorgunluğu içinde zevkle göz göze gelelim.

Bu gece oyunumuzu her zaman olduğu gibi gene sizin şerefinize oynuyoruz ve 27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nü birlikte kutluyoruz. Bize katıldığınız için sonsuz teşekkürler.

Şimdi biraz dertleşelim: Son yıllarda Türk Tiyatrosu adına olumlu-olumsuz pek çok konuşmalar yapılıyor.

Kimileri seyircinin giderek düzeysiz komedilere şartlandırıldığını, hele hele özel tiyatroların, gişe kaygısı nedeniyle, ucuz prodüksiyonlarla yetinmek zorunda kaldıklarını, bunun da sanatsal bir erozyon olduğunu savunuyor. Kısmen doğru olabilir ama, tüm yokluklara karşın sanat heyecanı ile hala perde açabilen özel tiyatro yapımcılarımızın ve sanatçılarımızın verdikleri mücadele göz ardı edilemez.

Bazılarıysa, “Güldürü, güldürü, güldürü!” diyor. “Seyirci artık gülmek istiyor, düşünmek istemiyor”diyerek seyircilerimizi küçümsüyor.

Gene bazıları da, “Maaşlı memurdan sanatçı olmaz” diye ödenekli tiyatrolarımızı hedef alıyor. Oysa onların “ana tiyatro” niteliğini ve Türk Tiyatrosu’nun kurucusu olduğunu unutuyor. Oradan yetişen birbirinden değerli büyük sanatçıların varlığını görmüyor.

Bazı güzel insanlar da başlangıçtan bu yana Türk tiyatro sanatçılarının içinde çok büyük yetenekler olduğunu savunuyor ki aynı kanıdayım.

En ilginç olanı da, bazı çok bilirler, “Artık hiç kimse tiyatro yazmıyor, tiyatro yazarlarımıza ne oldu?” diye bir yanılgıdan yola çıkıyor. Bu çok önemli; çünkü yazarsız tiyatro olmaz. Bence bunu birlikte çözeceğiz, ama önce yazarlarımızı dinleyerek. Çünkü çok değerli ve büyük tiyatro yazarlarımız var.

Bu arada bazı tiyatro severlerimiz, “Ah nerede o eski tiyatrolar! O eski oyunlar, o eski tiyatro sanatçıları!” diye yerinip yerinip duruyor. Oysa çevreye dikkatle baksalar gençleri görecekler. Bir değişimin, bir gelişimin yaşandığını fark edecekler. Genç tiyatrocular iş başında!… Hepsi de yetenekli, yürekli ve cesur. Bir araya gelip kendi özgün tiyatrolarını kuruyorlar. Yazıyorlar, oynuyorlar ve devamlı perde açıyorlar. Ben onlara “safkan tiyatrocular” diyorum. Ve gene diyorum ki, günümüzün sanal ortamlarına karşın, Türk Tiyatrosu tüm gerçekliğiyle dimdik ayakta. Yeni ve çağdaş bir Türk Tiyatrosu hızla kendini bütünlerken, taptaze ve kararlı bir “jön Türk” tiyatronun müjdesini veriyor. Çoğu tabuları yıkan bu özgür soluklu tiyatronun temelinde insanoğlunun gerçekleri var. Ama her şeyden öte, ülkemizin ve ülkemiz insanının iç güzelliği, kadirbilirliği, kaderciliği ama, en umutsuz anlarda bile, o şaşmaz iradesi, kararlılığı ve sağlamlığı var.

“Sanatçı alnında ışığı hisseden insandır,” diyor BÜYÜK ÖNDER… Bizler o ışığı sizlerden alıyoruz. Ve dünya durdukça, kim ne derse desin, her söze verilecek en doğru cevap buradan olacaktır, tiyatro sahnelerinden. Çünkü sizler buradasınız.

O halde çalsın son ziller!… Açılsın perdeler!

Nedret Güvenç

22 Mart 2009 Pazar

Masal

Mucizelere inanmazdım ben, eğer doğmamış olsaydım. İnsan ki dokuz ayda varoluyor ve bilinmez bir yolculuk sonunda, bilinmez bir zamanda yok oluyorsa vardır mucize. İnsanın kendisidir mucize. Hayalin ta kendisidir mucize, aynı zamanda hakikatin. Zaten uzak mıdır ki hayalle hakikat birbirinden. Hayalin olmadığı yerde nerede buluruz hakikati. Güneş doğmasa ay batmaz mı? Ya da ay batması için gerekmez mi güneşin doğması? Bir yaz gecesi ay ile güneşi yüzyüze görüyorsak gökte, uzak mıdır hayalle hakikat birbirinden?
Yazabildiğim kadar çok yazdım. Yazabildiğime yazdım, zamanla. Başarmak için değil ama, hayatımı kolaylaştırmak için yazdım. En zor anımı yazdım. En çıkmaz sokaklarımı aradım yazıda. İyi veya kötü yazdığımı düşünmeden, yarın kaygısı olmadan yazdım. En büyük telaşlarımı yazdım, hiç telaş duymadığım yazıda. Yazı değil midir ki mucizenin hası. Kurduğum her cümlede bir mucize gerçekleştirdim, kurulan her cümlede gerçekleşen başka mucizeleri okudum. Bu mucizeyi hem okudum hem yazdım. En çok da bir masal yazmak istedim; hayallerin en hayali, hakikatin kendisi...
Dilimin ucuna, oradan kaleme hep bir masal düşsün istedim. Bu masalın gelmesi için
yazdım..
Herbir mucizeyle yeniden bir masal başlar, biten her mucizede hakikatin kendisi yaşar. Ancak bir masal fısıldar hayatın tüm hakikatini. Ve ancak bir masal hatırlatır bize hayatın koca bir hayal olduğunu..
"Bilinmez bir zamanda, bilinmez bir çocuk yaşarmış. Odasından çıkması yasakmış. Hayal kurmak harammış. Yasakların en yasağı, haramların en günahıymış çocuğun rüyaları. Ne bu oda varmış gözünde ne hakikatmiş gerçeği. Çıkıp gitmek istemiş hep, koca koca bulutlarda, uçsuz bucaksız deryalarda yaşarmış. Hayali hakikatiymiş. Hakikati koca bir hayal.
Bir ateş düşmüş içine. Nerden gelip nereye gittiği bilinmeyen bir ırmak akmaya başlamış yüreğine. Buz gibi suları dondurmuş kalbini. Buz kesmiş. Koca bir hayalmiş bu ırmak. Yalandan balıklar, sahtekar balıkçılar tarafından avlanmış. Çorak bir araziden farksız kalmış. Tek başına akmaya, zamanla buhar olmaya, seneler sonra kurumaya başlamış. Gürül gürül akan ırmaktan bir sızıntı belli belirsiz geçer olmuş.
Hakikate geri dönmek istemiş çocuk. Hayatın kendisine. Zamanla ilk kez orada tanışmış. O hayalindeki ırmakta kapamışken gözlerini, hakikat durup beklemeden, soluklanıp dinlenmeden koşmuş...
Ne hayaline geri dönebilmiş, ne hakikatte kendine yer edebilmiş. Zamanla yalnız kalmış her mahluk gibi. Yalnızlığın köhne sokaklarında bir başına kalmış. Hayale gitse umduğunu bulamamış, hakikate gitse kendini bulamamış. Aitsizlikle orada tanışmış. Ne hayalmiş mesken edeceği ne de hakikat. Bir arafta sıkışmış kalmış.
Peki neymiş içine düşen ateş? Neyin uğruna kaçmış hakikatten? Tanrı'nın gönül bahçesine ektiği bu tohum hangi çiçeğinmiş?
Bir arafta sıkışıp kalmışken orada, kendi gibi yolunu kaybetmiş başka çocukları görmüş. Yalnızlıklar ülkesiyle böyle tanışmış. Bir de bakmış ki sağı solu, önü arkası çocuk. Tüm çocuklar buradaymış. Bir kendisini bilirmiş hayalde tutunamayıp, hakikatten kovulan. Bir kendisini bilirmiş yalnız. Bir kendisine yasak değilmiş meğer odasından çıkmak, hayaline varmak. Bu ırmağı da kurutanları böylelikle tanımış olmuş.
Bir çocuk görmüş öteden. Tıpkı kendi. Pırıl pırıl bir gölde aksini görmüş gibi irkilmiş. Karışısına dikilmiş kendisi, öylece bakmaktaymış.
Gülmüş çocuk, diğer çocuklar da gülmüş.
İçine düşen ateş bu muymuş? Peki neymiş de bu eminmiş şimdi hem de bu arafta içindeki ateşin bu olduğuna. Avuçları terlemiş. Gitmiş yanına çocuğun.
- Bir ben bilirdim kendimi; günahkar, yalnız. Bir ben kovuldum bellerdim cennetin bahçesinden. Demiş.
Çocuk hiçbir şey söylememiş. Terleyen avucunu açmış. Çocuk gözlerinin önündeki avuca koymuş elini. İçindeki ateş sönmüş, kül olmuş anbean. Terlemiş iki avuçla birlikte tekrar akar olmuş ırmağın suyu..
İşte o zaman bilmiş içindeki ateşi; hakikatten kaçıp, hayallerde aradığı ateşi; aşkı. İlk kez o zaman bilmiş aşkı. İlk kez o zaman bilmiş hakikatin hayalden farksızlığını. Tanrı'nın tüm mahluklarının bu arafta sıkışıp kaldığını.
Üç elma düşmüş sonra gökten.
- Neden? demiş çocuk. Neden düşer bu elmalar gökten?
- Çünkü bu masal. Demiş çocuk,avucu su dolu.
- Peki demiş çocuk. Peki neden düşmedi bizim başımıza.
Çocuk güzel gözlerini dikmiş çocuğun gözlerine.
- Farzet ki bizim başımıza düştü. Hakikatten bize ne? "


Üç elmanın düşmesiydi masalın sonu. Kimin başına düştüğünün ne önemi vardı ki.
İşte bir kez de böyle inandım hayatın mucizesine. Hep yazarken inandım. Bir gün bir masal yazdım. İçimdeki ateşle tanışınca. Elim yanınca aşktan. Telaşım bitince, durulunca, huzuru bulunca. Bir mucizeye inanmakmış hakikat. Mucizenin bittiği yerde başlarmış hayal.
Bir masal yazmak istemiştim bundan yıllar önce. Hep bir masalım olsun istemiştim. O zaman bilmiştim tüm hakikatin masalda olduğunu. Şimdi biliyorum bir aşkın mucizeden farksız olduğunu. Ve ancak bir aşk yazdırırdı muzicelerin en büyüğünü; masalı.
Ve üç elmanın düşmesiydi masalın sonu. Kimin başına düştüğünün ne önemi vardı ki?

20 Mart 2009 Cuma

Aşk


Ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde...

19 Mart 2009 Perşembe

Kadın Şehir

Bir Şehir kendine hem aşık hem düşman edecekse; bu ya İstanbul olmalı ya da yok olmalı. Fatih'in yirmibir yaşında gönlüne, gönlünden avucuna düşen bu şehiri yirmibir yaşımda görmek istemiyorum. Gitmek istiyorum. Kurtulmak. Üstüme üstüme gelen arabalar, çirkin binalar, medeniyetin beşiğinde bir gıdım medeniyet aradığım insanlar, yağmur, çamur ve nicesi. Adımımı attığım anda bu şehrin sokaklarına içimden öfke, dilimden küfür eksilmez oldu. Ama aptal bir aşık gibi seviyorum bu şehiri. Platoniklerin en aptalı. En saçması. Bile bile lades bu şehri sevmek. Çünkü sevmiyor bu şehir bizi. Senebesene öfkesini arttırdığımız şehir kusuyor vargücüyle üzerimize. İtip kakıyor bizi, püskürtüyor. Gidin diyor. Kaderime boyun eğmek ve gitmek istiyorum. Vazgeçmek istiyorum bu sevdadan. Ama bileklerimizden bağlamışlar bizi boğaza. Gitmek zor bu şehirden. Gözü karartıp geriye bakmamak zor. İstanbul'u herhangi bir şehirden ayıran, başka yapan şey kadın olmasıdır. Diğer tüm erkek şehirlerden farklı olarak kadındır İstanbul. İçinde sevginin, umudun zerresini barındırmayan, yüzyıllar boyu daha da çirkinleşmiş bir kadın. Dünyanın en kaprisli, en çekilmez, en kibirli ve en aşık olunası kadını. Yalancı güzelliğiyle yalandan umutlar dağıtan kadın.. Bir kez avlusuna adım attın mı ne kadar oraya ait olmasan da diyarın olan kadın. Tüm kötülüklerine karşı terkedilemeyen kadın. Tüm ihanetlerine boyun eğilen kadın. Terkedilmesi zor kadın.. anbean başka bir çocuk doğuran, gitmeni engelleyen kadın. Umutlarını biriktirdiğin kadın. Her şeye rağmen sokaklarını sevdiğin kadın. Pis kokusu efsunlu kadın.
İstanbul’da bir sevdiğin varsa,
üstüne üstlük bir de İstanbul’u seviyorsan eğer,
Ne kadar uzağa gidersen git ve nasıl bir hızla,
gene de kurtulamazsın
bu şehirle cebelleşmekten rüyalarında…