11 Aralık 2008 Perşembe

Ola-sı


Soğuk. Gri sokaklardan adım adım geliyor, çıkardığı sesler bir flamenko ayakkabısının suda çıkarabileceği cinsten.. Ağaçların arasından dolaşıyor, evlere dokunuyor.. Seksek oyunuyor kaldırımda... Yerdeki izmaritlere karışıyor, bir kuşun kanadına dokunuyor.. Kapımı açıyor yavaşca.. Görüyorum. Önce ayak bileklerime dokunuyor, göbeğimden omuzlarıma... Kulağımı öpüp gidiyor açık pencereden.. Tekrar karışıyor duman kokusuna, kaldırımlara, çamurlara.
Üşüyorum, soğuk. Bedenim küçülüyor. Aynaya bakıyorum... Dudağımda vişne lekesi. Tekrar geleceğini biliyorum.

5 Aralık 2008 Cuma

Haftanın Şarkısı

Pamela- Eğer Dinlersen

Senden hızla kendime kaçarken
Geçmişi bulurum sensizlikte
Gördüğüm şeyler,susturduğum yürekler
Karşıma çıktılar birer birer.
Nice gönül çaldım cevap vermiyor.
Yine dondum kaldım içim sıkılıyor.

Gitme şarap açtım
Vodka da var istersen
Sevdiğim şarkı çalıyor eğer dinlersen...
Sana olan zaafım nefrete dönüşmüş,
Tenler uyuşmuş ruhun kadar
Oyunlar dinmiş,
Sözler sözlenmiş.
Gitmem lazım zaten sigaram bitmiş.

Herşey boş zaten bu ölümlü dünyada.
Kalbimi kırma, duracak bir gün nasılsa...
Kafaları çekip, muhabbet edelim.
Sonra uyuruz ya da , ya da sevişiriz...

Sana aldığım tişörtü hiç giymedin.
Sevdiğim insanları da pek sevmedin.
Ve beni sevdiğini söylerken hep onu istedin.
Zaten benim kim olduğumla hiç ilgilenmedin.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Antigone Ölsün... Geçmişim Kalsın

Sıkıldım... Sıkıldım... Sıkıldım... Yanımda bira içen seyirciler vardı. Bir de bunlar canım ülkemin tiyatro öğrencileri olunca sarhoş olasım geldi. Olayım da unutayım diye. Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü 2. Sınıf öğrencilerinin Nazım Uğur Özüaydın rejisiyle sahnelediği Antigone oyununu izledik sınıfca.. Sadece sınıf olan biz değildik Haliç Ünivesitesi'nin kasvetli salonunda. Bizimle birlikte İstanbul'un çeşitli okullarında okuyan, çeşitli tiyatro öğrenciler de vardı. Çeşit çeşittik. Hatta salonun tamamını onlar oluşturuyordu.. Seyirciye hiç kızmadım oyun boyu garip tavırlarından dolayı. Tiyatro öğrencilerinin yaklaşık bir buçuk saat seyirci rolü oynayamamasına kızdım.. Garip alkışlar, yerli yersiz gülüşmeler, çıkıp gidenler, telefonlar, gürültüler... Ve tabi kesif kesif burnuma gelen bira kokusu. Oyundan çıktığımda aklımda kalan tek şey Efes Extra'ydı..
Günümüz kelimesi oldum olası yorar beni.. Günümüze uyarlamak, günümüzce yorumlamak. Bir de buna çağdaş, modern kelimeleri eklendiğinde ifrit olmaya sebeptir pekala.. Ama fikir yine de güzeldi. Çıktığımda aldığım derin nefesin sebeplerinden biri de olsa ikinci sınıf öğrencilerinin özverisi, Nazım Uğur Özüaydın'ın cesareti takdire şayandı. Sonuç ne olursa olsun.. Oyunu sevmedim. Ama bu oyunun kötülüğünden değil.. Bilakis benim ukalalığım. Sevmiyorum "günümüze uyarlanılmışları". Sevemiyorum.. Sevsem de Kastamonu şivesi içinde olsun istemiyorum, istesem de Antigone'nin üzerindeki gri tişörtü istemiyorum. Hepsini geçtim cep telefonu görmek istemiyorum. Bırakalım bunlar günümüzde kalsın.. Bırakalım ve bir de diğerini görelim. Onu zaten gördük demeyelim bir de sizden görelim. Güzel popolu kızın elindeki şarap kadehinden daha fazlasını görmek istedim belki. Ya da aksayan ışıklardan fazlasını. Hatta azını görmek istedim. Creon'un kravatını görmek istemedim mesela, İsmene'nin penti çorabını... Yasemen Levy'nin şarkılarının gerekliliğini düşünmek istemedim.. Arada karışımızdaki perdede çıkan ne dediklerinin anlamadığım kadınları da görmek istemedim. Ama onlar göstermek istedi.. Dediğim gibi hepsi benim ukalalığım. Kendimi dışarı atıp, derin bir nefesten sonra sigara yakmama sebep olanlardan biri olsa da oyun, denenen şeye saygı duyulmalı, cesaret ne olursa olsun alkışlanmalı.. Alkışladım tabii.
Ve Antigone... En büyük alkış sana.. Üzerindeki gri tişörte rağmen.
Nazım Uğur Özüaydın'ı da kutlamak lazım tabii ki. Öğrencilerine güveni ve cesareti için..
Sevemiyorum ben günümüze taşınanları.. Geçmişi geçmişte kaldığı haliyle seviyorum. Ama bakmayın siz bana. Gidin ve izleyin. Eminim daha iyi bir şeyle karşılaşıp beni kafanızdan direkt sileceksiniz. En azından bira kokusu olmayacak, ve benim gibi ukala öğrenciler.

"Ölüm Devrimin Maskesidir
"

İyi seyirler.

2 Aralık 2008 Salı

Size Öyle Geliyorsa Öyledir

Kim doğru söylüyor? Peki doğru dedikleri nedir? Gördüklerimiz, duyduklarımız mı? Gerçekten doğru var mıdır peki? Yoksa doğru sadece içimizde olan ve hiç kimsenin bilmediği zaten bilemeyeceği şey mi?
Bizi doğruyu aramaya iten nedir...Kendi doğrularımızı bile ancak ve ancak istediğimizde görebilecekken ne diye başkalarının hayatlarına burnumuzu sokar, onların doğrularını ararız.
Bizim için gerçek hangisiyse, doğru odur. Gerçek doğrunun hangisi olduğunun ne önemi var. O doğrunun, gerçeklik payı mıdır bize güven veren?
Böyle diyor "Size Öyle Geliyorsa Öyledir"

Şık bir salon zevkle döşenmiş mobilyalar, sade tüller. Ve bu salonda birbirinden şık adamlar, kadınlar...
Yeni olmak zordur. Yeni,keşfedilmek üzere lanetlidir.Bambaşka bir şehirde, bambaşka insanların anbean hayatınızın içine girmesine asla engel olamazsınız. Hele ki bir sırsa en mahreminiz, yepyeni ellere,seslere hazır olmak zorundasınız.
Ne Panzo'nun harap olan kimliğine aldırış edildi ne de Frola'nın anneliğine. Peki neydi onların sırrını bu kadar ayyuka çıkaran şey?
Merak. Hiç çekinmeden ötekinin hayatına burnumuzu sokarız. Tepemizde Lamberto Laudisi gibi alay edenler, size ne diyenler olasa da. Bir gerçek vardır ve bu gerçeği bilmek zorundayızdır. Her şeyden daha çok.

Modern tiyatronun kurucularından sayılan Nobel Ödüllü İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun komedisi İstanbul Şehir Tiyatroları'nın, Engin Gürmen rejisiyle sahnelenen yeni oyunlarından.

Özhan Özdil'in hazırladığı sade ve şık dekor öncellikli olarak dikkatimi çekiyor. Fakat sade sahneye karışılık, çok büyük perdeler kullanılması, geride kalan yaratıcı kapı ve fonu sönük bırakmış. Bu arada dekorun bir bölümünün seyirci arasına yerleştirilmesi, seyirciyle ilişkili metni destekleyen bir unsur olarak başarılı.Aysel Doğan'ın imzasını taşıyan kostüm ise gerçekten takdire şayan. Şık, yaratıcı ve uyumlu. Tekrarlanan sahnelerde, oyunun genel temposuna uygunsuzluğuyla beni rahatsız eden klasik bir müzik var. Saç ve makyajda ise özenilmişlik göze çarpıyor. Kadınların şıklıkları, başarılı makyaj ve saç kesimi ile desteklenmiş.
Yaş ortalaması yüksek, deneyimli oyuncuların yer aldığı oyunda Kubilay Penbeklioğlu (Lamberto Laudisi) , Nilgün Kasapbaşoğlu (Bn Sirelli) beğendiğim oyuncular. İki oyuncuda yeterki kadar doğaldı. Kubilay Penbeklioğlu'nun sürekli seyirciyle ilişkili olması, oyunun seyirciden ulaştığı sahnelerde bir cankurtaran görevi gördü. Nilgün Kasapbaşoğlu ise başarılı performansıyla seyirciden yeterli reaksiyonu aldı. Diğer oyuncuları vasat buldum ne yazık ki. Abartılı veya tutuk oyunculuklar oyunun ritmini bozdu. Oyunculuk açısından ikinci perde daha başarılıydı.

Böylesine başarılı bir metin yönetmen Engin Gürman'ın işini kolaylaştırmış. Deneyimli yönetmen ise oyunun mesajını sık sık tekrarlamayı seçmiş. Aslına bakarsanız çok rahatsız edici bir unsur değil. Fakat etkileyici final sahnesi, oyunun başından sonuna kadar söylenen sözlerle bitmeseydi veya bu sözlerin üzeri oyunun başlarında biraz kapatılarak seyircinin düşünmesine zaman verilseydi daha başarılı olabilirdi. Mesaj başta verilerek seyircide sadece "merak" duygusu bırakıldı. Oysa başta verilen mesajla, oyunun sonunu anlamak hiç de zor değil.

Panzo mu deli yoksa Frola mı? İkisinden biri yalan söylüyor ama hangisi?Bunu herkes, herşeyden daha çok merak ediyor ama neden? Bir doğru olmalıydı ve ikisinden biri bize gerçeği söyleyebilirdi. Ama onlar ne kadar "gerçeği" söylese de biz inanamadık. Çünkü biri siyah derken diğeri beyaz diyordu. Doğruyu bulmak zorundaydık. Biri yalancıydı. Yalancı deli.

Peki bir "gerçeğe" ihtiyacımız var mıydı? Bizim için hangisi gerçekse doğru da o değil miydi? Benim gerçeğim benim doğrum, sizin gerçeğiniz sizin doğrunuz. Bu şık ve uyumlu salonda, en zevksiz en karmaşık kısmı vardı hayatın. Gerçekler ve yalanlar yani doğrular. Aynada kimi görüyorsak, gerçek o değil miydi? Tek gerçek vardı o da doğruluğuna inandığımız...
Biri deli olmalıydı. Bazı yalanlar, en gerçekten daha doğru olmak zorundaydı. Acaba herkes deli miydi? Yoksa hepimiz deli miyiz? Size öyle geliyorsa öyledir...

İyi seyirler...

1 Aralık 2008 Pazartesi

Boş zamanlar, boşluklar, içini doldurmaya çalıştığımız anlar, bir var olup bir yok olan yüzler. Kış geldi. Haydi kapanalım hepberaber içimize. Battaniyeleri çekelim üstümüze sevdiğimiz filmleri izleyelim. Yalnız kalalım.. Şimdi doldu ucunda kıyısında çok az kalan boşluk da. Şimdi doldu, tam. Sessiz sessiz, damla damla biriktirdim. Kış gelmişken doldu. Tam zamanında doldu.
Bir hikaye anlatacaktım içinde üçüncü tekil şahısların olmadığı. Mışlı geçmiş zaman hem de. Yaşanmış ve bitmiş. Yaşanması ve bitmesi gerekmiş.. Mış miş...
Çantamdaki kitaplar gün geçtikçe artıyor.. Kendimi kitaplara kapadım. Şimdi hayatımın merkezinde Eric Moris ve "duyu belleği" var. Eric Moris, unutmayın diyor. Unutmuyorum.. Bugün bu teknik üzerine çalıştım.. Moris'in dediklerini bir bir yaptım. Belleğimi zorladım. Önce kokusunu çağırdım, sonra ellerini, sonra sesini duydum. Doğru söylemiş.. Hepsi tastamam oldu..
Neden, nasıl, niçin? Bunların hepsini sor diyor.. Soruyorum. Acaba bunları yazarken ne amaçlı kullanacağımızı biliyor muydu. Masum oyunculuk teorileri hayatı çalkalamak için kullanılırsa ayıp mı olur. Bilmem, belki.
Bakınız Aralık geldi.. Kafamın karışıklığı çok belli oluyor mu?

ps: vizeler sonrasında en iyi Shylock performansına sahipmişim. U. Hocam dedi bugün.. Kötü olmamıştı ama böyle bir şey de beklemiyordum. Eyvah eyvah dedim sonra demek millet o kadar vahim.. Kötülerin iyisi olmak işime gelmiyor.
hayır ukala falan değilim! :)