Yener ve yeniliriz. Yenileniriz bazen bir de. Herşeyin başına bir "başka" koyarız. Her yenildiğimizde yenilendiğimize kendimizi inandırmak için önce başkalaşırız ve başkalaştırırız. Herşey sıfırdan. Yeni sıfatlar ediniriz. Yeni şarkılar dinleriz, yeni mevsimler severiz. Yenildiğimiz her an yenileniriz. Değişmeye çalışırız. Değiştiririz herşeyi. Günlere bir format atıp, hayatı yeniden başlatırız. Ta ki tekrar kapatana kadar. Her kapatışta tekrar açarız bu safis kutuyu. Kapatır ve açarız. Öyleyiz veya böyleyiz. Her koşulda farklıyız. Soyunuruz veya giyiniriz, birileri için soyunurken birileri için giyiniriz. Kapatırız her bir yanımızı sımsıkı. Yenildiğimiz her an etrafımızdakilerin rollerini değiştiririz. Biz de değiştiğimize inanırız. Döner dolaşır kendimiz oluruz.
Durduğum her an birikmişim peyderpey. Şimdi kasım kasım kasılıyorum galiz Kasım'da. Yenilmiyorum, yenilemiyorum da. Bırakıyorum herşey olduğu gibi kalsın. Herşey olmasını istediği gibi kalsın. Benim olmasını istediğim gibi değil. Hani herşey olacağına varır ya bu da öyle birşey. Bırakıyorum olacağına varsın. Hatta bırakmıyorum da, görmüyorum hiç dokunmuyorum. Yenilemektense yineliyorum. Uzak tutuyorum kendimden kendimi. Bırakayım öyle dursun. Nasıl bulduysam öyle bırakayım hatta.
Silik bir zaman Kasım. Değişmeyen herşeyin biriktiği, değişmeyenlerin peşpeşe dizildiği bir zaman. Öyle bir zaman ki günler bile gereksiz. Kasım bir. Sonrası Aralık. Her gün aynı... O yüzden deşmiyorum Kasım'ı Eylül gibi. Yorgun olurum Kasım'da.. Bırakırım kendi haline herşeyi, ama en çok kendimi. Bunun adı durup beklemek değil elbet. Zaten ben ne yapıyorsam durup beklerken yapıyorum. Bunun adı öyle birşey değil. Başka da değil. Hiçbir şey değil Kasım. Bir zaman sadece. Bir de bakmışsın kış gelmiş. Güneş doğmaz olmuş tepemize. Yağmur çamur, kar kıyamet. Dışarı çıkana, çıkartana aşk olsun. Şöyle bir sinelim içimize, dinlenelim azıcık. Durup beklemeden ama, eşip deşmeden.
Ne bir ses var şimdi zamanda ne bir nefes. Sadece zaman zamanın adı. Benden uzak dursun, dokunmasın hiç bana... Kendi kendime, kendi kendimle şöyle bir dolanıp geleyim Aralık'a. Bu zaman sever hepimizi. Yenildiğimizin hemen ertesi, yenilendiğimizin hemen berisidir. Durup beklemeden, eşip deşmeden geçer Kasım. Öyle geçsin utandırmasın beni. Yenilenmeye, yenilmeye niyetim yok hiç... İsim falan da koymam olmayan çocuğa. Hiç yok Kasım. Halt etmiş diyenler Kasım'da aşk başkadır diye. Kasım'da herşey aynıdır. Ne yenilenir, ne yinelenir.
4 Kasım 2008 Salı
3 Kasım 2008 Pazartesi
Her Koşulda
Sahnede denemekten asla korkmamak gerekiyor. Sanatçı saçmalamalı, saçmaladıkça salt kendine ulaşmalı.. Saçmaladıkça kendimize daha çok yaklaşıyoruz. Kontrolden çıkmış bazı duyunumlarda buluruz bazen kendimizi. En biz o oluruz. Belki yani. Belki de değil. Denemekten zarar gelmez.. Denedikçe doğruya ulaşırız. Doğruya inanıyorsak tabii. Doğruya inanmayacak kadar cesursak eğer işte o zaman daha doğru herşey. Sahnede doğru yoktur..
Hayat koşullar değiştikçe değişiyor.. Biz de bu koşullarla birlikte değişiyoruz. Her koşulda verdiğimiz tepki ayrı. Saklanmamızın ve kaçışlarımızın, dimdik duruşlarımızın veya çöküşlerimizin hep nedeni var. Ve bu nedenlerin kaynağı; koşullar...
Koşullar değiştikçe tepkimiz değişir. İşte insan davranışlarının özü budur. Oyunculuğun da. Her koşulu bilmek, her koşulda ne yapabileceğimizi düşünmektir kendimize yaptığımız yolculuk. Bu yolculukta gördüğümüz herşey biziz. Birbirinden ne kadar farklı olsa da. Bir kalıp içinde, sıkışa sıkışa bocalarız her koşulda. Ama her koşulda farkılıkları farkettiğimizde, farkındalığımızla biz oluruz. Hayat böyle. Sahne de. Her şeye rağmen hayat sahne değil ama.. Koşullar bize uygun veya değildir. Öyle anlar vardır ki hayatta -sahnede de- o koşulda tepkisiz kalırız. Öyle değil midir.. Nutkumuz tutulur. O zaman susmasını bilmek zorunda kalırız. Oyunculuk da konuşmak değildir. Dimağmızı kocaman açıp, her koşulda kendimizi gördüğümüzde hep farklıyız. Ama özünde hep aynı. Hem farklı hem aynı. Sahne hayat gibi, ama hiç değil.. Kafam gittikçe karışıyor. Stanivslavski'yi öpüp geleceğim.
Hayat koşullar değiştikçe değişiyor.. Biz de bu koşullarla birlikte değişiyoruz. Her koşulda verdiğimiz tepki ayrı. Saklanmamızın ve kaçışlarımızın, dimdik duruşlarımızın veya çöküşlerimizin hep nedeni var. Ve bu nedenlerin kaynağı; koşullar...
Koşullar değiştikçe tepkimiz değişir. İşte insan davranışlarının özü budur. Oyunculuğun da. Her koşulu bilmek, her koşulda ne yapabileceğimizi düşünmektir kendimize yaptığımız yolculuk. Bu yolculukta gördüğümüz herşey biziz. Birbirinden ne kadar farklı olsa da. Bir kalıp içinde, sıkışa sıkışa bocalarız her koşulda. Ama her koşulda farkılıkları farkettiğimizde, farkındalığımızla biz oluruz. Hayat böyle. Sahne de. Her şeye rağmen hayat sahne değil ama.. Koşullar bize uygun veya değildir. Öyle anlar vardır ki hayatta -sahnede de- o koşulda tepkisiz kalırız. Öyle değil midir.. Nutkumuz tutulur. O zaman susmasını bilmek zorunda kalırız. Oyunculuk da konuşmak değildir. Dimağmızı kocaman açıp, her koşulda kendimizi gördüğümüzde hep farklıyız. Ama özünde hep aynı. Hem farklı hem aynı. Sahne hayat gibi, ama hiç değil.. Kafam gittikçe karışıyor. Stanivslavski'yi öpüp geleceğim.
adı dua olan sevgilim
yedi rekat günah kıldım bedenindedizlerinde yedi zikir secdeye vardım
ihmalin uzak meleğine teninde aldandım
yapayalnızdım kendi kalabalığım içinde
tarih kadar yalnız
aşka aşina acıya unutkandım
er yüzlerde tavaf ettim bunca yıl kalp evini
kırk yemin kurtulmuştur sanırken içimin pınarlarını
inanmadığım allah’a
senin yüzünden inandım
adı dua olan sevgilim
yandım yandım yandım
sessizliğe borcum var birkaç kelime
sessizliğe borcum var birkaç feryat
sessizliğe borcum var birkaç çığlık
sustum yıllarca sustum kan içinde
ödeyemedim borcumu onca şiirle
adı dua olan sevgilim
yandı ruhumun gömleği
yedi deryalar içinde
aştım aştım aştım
aslında sen yoktun
yalnızca bir duayı sevdim ben
varlığın yalanımdı
aşktım aşktın aşktı
geçti gitti hepsi
geçti gitti işte
dudaklarım kilitli
yasin yasin yasin
çok şükür ölmeden
son duamı ettim ben
allah beni terk etti
kendi dağımı kazdım defterime
gün geldi buradan da gittim
m. mungan
2 Kasım 2008 Pazar
Cinsellik Açık Bir Kapı

gereksiz olmuş selam vermek artık şehr-i boğaziçi’nde
pusulası şaşmış kızlar aşık olmuş tanımadan birbirlerine
insanlar istif taksilere dolmuş cumartesi eğlencesinde
kalpler vuruyor, hep kulaklar tıkalı tarihin en eski sesine
cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı
iyi olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı
cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı
güzel olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı
hangi gönül kimde belli değil artık şu ihtiras eğlencesinde
kırılan kalplere amatör deniyormuş, kızlar usta olmak peşinde
yıllarca sürmüş ilişkiler artık yok olmanın arifesinde
sevgisizlik artık almış da yürümüş, sonumuz boğaz köprüsü’nde
cinsellik açık bir kapı, biri onu artık kapatmalı
iyi olan her şey gibi, bu da artık çok fazla kurcalanmamalı
1 Kasım 2008 Cumartesi
hem karnım doysun hem pastam dursun
Sigara içmekten ciğerlerim helak oldu günlerdir. Sıkıntıdan diyorum kendime, anneme de. Günlerdir hiç çıkmadım evden. Hastaydım... İyileştim sayılır. Üzerimde nedenini bilmediğim ve hiç bilemeyeceğim bir durgunluk var.. İçimdeki sıkıntıyı büyüttükçe kendim küçülüyorum. Hiç bir şey yapmak istemiyorum.. Ama çok şey olsun istiyorum.. Dolanıyorum evde. Saçmalıyorum bolca. Evden çıkmadığım şu üç beş gün delilik raporum adeta.. Alkım'ı özlüyorum... Çok kişiyi özlüyorum. Birçok insanın yokuluğunu hissediyorum. Sigara içiyorum. Konuşasım yok hiç. Yetiştirmem gereken işler var, yapmıyorum. "Hadi gelsene!" diye arayanlar oluyor, bahaneler uyduruyorum. Çıkmak istemiyorum evden. Kendimi cezalandırıyorum. Kafam karmakarışık. Nerden bakacağımı bilmediğim bir mesele var içimde. Ne olduğunu da bilmediğim. Bir yandan birileri benle ilgilensin istiyorum, bir yandan kimseye yanaşasım yok. Hele yeni insanlar tanımak, asla! Artı bir istemiyorum artık hayatımda. Sonu ünlemle biten cümleler kuruyorum. Kendi kendimi kandırıyorum... Bir şeylere inanmam lazım. Beni kandırması lazım birilerinin. Sanırım daha önce hep böyle ayakta durdum. Şimdi günlerdir evdeyken, birilerinin beni kandırma şansı yokken, kendi kendimleyken zorlanıyorum bu kadar. Kendime bu kadar salt bakmam korkuttu belki de beni. Hatta belki benim bütün sorunum bu; korkmam. En çok kendimden korkmam, asla inanamam kendime. Oysa her boku bildiğini sanan bir yeni yetme var içimde. Hiçbir şeyi ve kimse beğenmeyen, herşeyde bir hata bulan... Kendi kendimeyken sadece kendi hatalarımı görmem ezdi galiba beni. Şu ana kadar kimseyi ezememiş olan ben, kendimi ezdim hiç acımadan. Nefret ettim herkesten. Haber programlarından, dizilerden, filmlerden kitaplardan.. İnsanlardan. Bunların hepsiyle birlikte yaşayan kendimden. Acaba düşündüklerim ne kadar doğru veya hissettiklerim. Acaba doğru bir meslek mi seçmiştim. Bilmiyorum. Sonuç hep bu. Hiçbir şey bilmiyorum. Ama her boku bildiğimi sanıyorum. Hayat böyle değil, evde oturup korkmakla geçmez elbet.. Dışarısının pisliğinden kaçarak olmaz. Pisliğe bulaşmadan olmaz. Hiçbir şeyi beceremez, hiçbir şeyi başaramaz hissediyorum kendimi. Hiçbir işe yaramazım fena halde. Kendime bile yararım yok.. Şüphelerle büyüyorum. Kendim hariç herkese inanıyorum.. Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin diyorum kendime. Önce deveyi sonra diyarı halletmeliyim.. Büyümeliyim. Pişmeliyim.. Çok pişmeliyim.Hiç böyle birşey yazmak istemedim. Aslında yazmak da istemedim hiç. Yazmamayı öğrenmeliyim. Belki artık yazmamalıyım. Galiba bunu da beceremedim..
Gitmeliyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
